

| İSLAMDA TASAVVUF |
| Çarşamba, 20 Haziran 2007 | |
|
Varolduğu günden beri insanoğlunun en büyük problemi, dünya ve eşya ile ilişki konusundadır. Dünya nimetlerinden istifade ederken sınır ne olacak? insanoğlu dünyayı âbad ederek kendini berbat mı edecek? Yoksa kendini âbâd edip dünyayı ihmâl mi edecek? Dünya tarihine "Asr-ı Saadet" olarak geçen Allah Resulünün örnekleyerek yaşayıp yaşattığı kutlu çağda bu itidâl ve dengenin en üstün bir biçimde yaşandığını görüyoruz. Bu çağın insanları, dinin tarif ettiği biçimde (dünyaya ancak orda kalacakları ve kulluklarına lâzım olan kadar) değer vermişlerdir. Hayatlarım manevî değerler uğrunda Allah ve Peygamber için abideleştirmişlerdir. Çünkü bu dinin peygamberi kendi hayatında dünyanın ve dünya üzerindeki bütün imkânların nihâi bir gaye olmadığını, aksine bunların ebedî mutluluğa giden yolda birer araç olduğunu belirtmiştir. Onun nezih hayatını gören insanlar, itidâl çizgisi üzere ruh ve beden, madde ve mânâ, dünya ve âhiret dengesini düzgün bir biçimde yürütmüşlerdir. Dinin tamamlanıp Hz. Peygamber'in aralarından ayrılmasından sonra insanlar, bu itidâli ancak çok kısa bir süre koruyabilmişlerdir. İlk devir Müslümanların İslâm'ı özümsemiş halleriyle dünya nimetlerine karşı müstağni tavırları ve bu nimetleri kardeşleriyle paylaşan anlayışları aynı duyarlılıkta sürdürülememiştîr. Yeni ortaya çıkan zenginlik ve maddî refah insanları bencilleştirmiştir. Ve nihayet insanlar o paylaşım ortamını unutup terk etmeye başlamışlardır. Asr-ı Saadetteki gönül zenginliğini, ibâdetlerdeki derinliği, insanî ilişkilerdeki ahlâkî erdemi arar olmuşlardır. Elbette bu güzellikler büsbütün silinip gitmiş değildi İslâm toplumundan. Ama belli bölgelerde insanların gözlerini bürümüş olan siyâsî ve maddî ihtiraslar, kaygılı ve mevcut durumdan tedirgin olan kimseleri bir arayışa ve özleme sevk etmiştir. Din ve ilim muhitlerindeki yeni oluşumlar, yeni yeni ilimlerin ve bu ilimlerle birlikte ilmî ve felsefî bir takım tartışmaların ortaya çıkması, onları daha da kaygılandırıyor, özlemlerini daha da artırıyordu. İman tarif edilirken "Kalb ile tasdik, dil île ikrar" ifadeleri kullanıldığı halde; kalbin yerini aklın alması, ibâdetlerde zahir ve bâtın ayırımının yapılıp işin özden çok zahirî şekillere münhasır kalması, ilimlerde yol ayırımının habercisi olmuştur, iman ve i'tikâd konularının ilm-i kelâm ve akaidin, ibâdet, amel ve muamelâtın fıkıh ve İslâm hukukunun alanına girmesi; ihsan, takva, zühd ve ahlâk konularının da tasavvufun konuları arasında yer alması sonucunu doğurmuştur. Islâmî hayalın gönül zenginliği içinde yaşanması demek olduğu için zaman zaman ilim mî, hâl mi olduğu tartışılan tasavvuf; aslında hem ilim hem de hâldir. Hâldir; çünkü zühd, takva, ihsan ve rabbânîlîk gibi kalbî fazilet ve ahlâkî erdemleri yaşamaktır, ilimdir; çünkü bunların nasıl ve hangi usûl ve yöntemlerle elde edilip yaşanabileceğinin sağlıklı kurallarını öğretmektedir, (l) Tasavvuf Nedir? Tasavvuf, köken itibariyle Arapça bir terimdir. Sözlükte "yün" manasına gelen "sûf' kökünden türemiş ve (refa'ul) kalıbında gelmiş mastar bir kelimedir. Tasavvufun ıstılah manası, İslamiyetin temel prensiplerine dayanarak nefsi arıtma, ahlâkı, güze ilettirerek dini yaşama, ruhun yücelmesine ve kemale ermesine çalışarak Allah'a ulaşma ilmidir. Bir başka ifadeyle, tasavvuf nefsi ıslah ve terbiye eden, Kur'an' dan kalb ilmini çıkaran felsefedir. Binâenaleyh, diyebiliriz ki; tasavvuf; insanın sûfiyâne hayata kendini vakfetmesi ve Kur'an'ın çimdiği çerçeve içinde hareket ederek İslâmiyette sûfî olması fiilidir. (2)Tasavvufun ne demek olduğunu mutasavvıflar değişik cümlelerle ifade etmişler ve bu konuda birbirine yakın tarifler getirmişlerdir. Abdullah Dehlevî tasavvufu şöyle tanımlamıştır: "Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak, kalpte imanın vicdanileşmesi, yani Ehl-i Sünnet itikadının kalpte sağlamlaşması ve şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması. Nefs-i emmâreden kaynaklanan tembelliklerin ve sıkıntıların giderilip, ibadetlerde kolaylık ve lezzet hâsıl olması. Gafletten uzaklaşıp her an Hakk'la olma hâli." Tasavvuf büyüklerinin hepsi, ehl-i sünnet itikadında idi. Bid'at sahiplerinin hiç biri, Allah'u Teâlâ'nın ma'rifetine yaklaşamamıştır. Velilik nurları bunların kalplerine girmemiştir. Harkûşî Abdulmelik bin Muhammed de tasavvuf ehlini şöyle nitelemiştir: "Tasavvuf ehlinin üç vasf-ı vardır. Toprak gibidir, iyiye de kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de sevilmeyen kimseyi de sular." Mutasavvıfların büyüklerinden Seyyid Abdulkâdîr Geylanî tasavvufu, su veciz söz-lerJe anlatmıştır: "Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. Tasavvuf Allah'ı anmak, hatırlamak ve Rasûlullah'ın yoluna yapışmaktır. " Şeyh Abdullah Bayal da bu konuda şöyle diyor: "Tasavvuf; namaz, oruç ve geceleri ibâdet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, İnsanları incitmemektir. Bunu elde eden vâsıl olmuştur (kavuşmuştur)." Muhammet! Bakî Billah'ın tasavvuf hakkındaki görüşleri de şöyle: "İnsana lâzım olan; önce ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra seriâte (dinin emir ve yasaklarına) uymak, daha sonra da tasavvuf yolunda yükselmektir." Şimdiye kadar yedi yüz velî, tasavvufun tarifinde türlü sözler söylemişlerdir. Bu sözler şu noktada toplanabilir: •'Tasavvuf; vakti en değerli şeye sarf etmektir" Bu tanım da Ebû Sâ-îd Bbu'l- Hayr'a aittir. (3) Tasavvuf, güzel ahlâka ve selim bir kalbe sahip olmak için verilen samimî bir mücadelenin adıdır. Kalbi her türlü emraz-1 kalbiyyeden, kötü niyet ve huylardan temizleyip ıslah etmek gerekir. Kalplerde iman cevherinin gelişip güçlenmesi, gönüllerde tutuşan tevhîd meş'alesiniıı ebediyyen parlaması için. İnsanın daima akıllı ve uyanık davranması icabeder. Yüce Allah'ınkendisine lütfettiği bu eşsiz nimetlerin elinden çıkmaması için bütün gücüyle çalışmak ve gayret etmek durumundadır. Bu kaygılar sebebiyle olsa gerektir ki; insanoğlu "takva içinde yaşamak" anlamına da gelen tasavvufa ihtiyaç duyabilmektedir. Tasavufun Doğuşu İnsanın iç dünyasıyla, ruhî ve manevî yönden kendini geliştirmesiyle ilgili olarak, hem Kur'an-ı Ke-rîm'de hem de Hz. Peygamber (s.a.s) 'in hayatında ve sahih hadislerinde bilgiler ve yönlendirmeler mevcuttur. Bu bilgiler ve yönlendirmeler, ilk dönemlerden itibaren, müslümanlarm dini daha iyi anlama ve yaşama talep ve gayretlerini harekete geçirdi. İtikad ve fıkıh alanından ayrı olarak, müslüman toplumlar arasında "tasavvuf adı altında özetlenebilecek üçüncü bir bilim alanı ve zenginlik kazandırdı. Hicrî ilk iki yüzyılda kikinin kendi iç dünyasındaki derinlik ve zenginliği, coşkulu dindarlığı ifade için genelde "zühd", "rikâk", "takva" ve ibâdet gibi kelimeler kullanılıyordu. Böyle güzel davranışlar içinde bulunan kimselere de "zâhid" ve "âbid" deniliyordu. Hicrî üçüncü yüzyıldan itibaren daha kapsamlı olarak tasavvufta, "sûfî", "sûfiyye" gibi terimler kullanılmaya başlandı. Bir dönem sonra da tasavvuf ayrı bir ilim ve davranış biçimi olarak ortaya çıktı. Tasavvuf, kalp temizliğini, güzel ahlâkı tesis etmeyi ve ruh olgunluğunu konu almaktadır. Amaç, mii'minleri terbiye etmektir. Onları manen ve ruhen yükseltmektir. Bu amaca ulaşmak için dünyadan daha çok ahirete önem vermek, maddî değerlerden daha fazla manevî değerlere bağlanmak lazım gelir. Daha nitelikli ve daha çok ibadet etmek, nefs-i emmâreyi disiplin altına almak gerekir. Zira, İslâmiyet mü'minlerin dünya hayatına ve maddi zevklere dalmamalarını, ahirete ve manevî değerlere öncelik vermelerim ister. (4) Hz. Peygamber (s.a.s.), sahabe, tabiîn ve tebeu't-tabiîn dönemlerinde dindar Müslümanların yaşadıkları hayat tarzı, yukarıda tasvir edilen manevî bir atmosferde cereyan etti. Bu üç neslin dindarları dünyaya nazaran ahirete öncelik veriyorlardı. Bütün davranışlarında Allah (c.c.)'ın rızasını gözetiyorlardı. Zira bu tür bir hayat tarzı Kur'an'm istediği hayat tarzıydı. Bunun en güze! örneği de Hz. Peygamber (s.a.s.)'di. Hz. Peygamber (s.a.s.) devrinde, çeşitli kabiliyetlere sahip ve değişik alanlarda istidatlı sahabeler vardı. Bunların bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğe, bir kısmı yöneticiliğe ilgi duyarken; bir kısmı da zühde daha çok önem veriyor, bu alanda yoğunlaşıyorlardı. Başta ilk dört halife ve aşere-i mübeşşere olmak üzere diğer bir çok sahabe; Ashabın âbid ve zâhidleri olarak tanınmışlardır. Mutasavvıflara göre tasavvuf zincirinin ilk halkaları bunlardır. Daha sonra eklenen yeni halkalarla bu silsile günümüze kadar gelmiştir. Bu halkalardaki âlim ve zâhidler, İslâm'ın ilim, ihlas, takva, ihsan, his, heyecan ve zühd anlayışını yaşayarak çağımıza taşımışlardır. Tasavvuf tohumunun çimlenip yeşerdiği dönem, hicrî II. asrın sonları ile III. asrın başlarıdır. Kuşeyrî'nin de açıkça belirttiği gibi, tasavvuf ehl-i sünnetin bünyesinden doğmuştur. Bu hayat tarzının temelleri Kur'an ve sünnetin Öğretisinde, önceki nesillerin sözlerinde ve yaşayış tarzlarında mevcuttur. Tasavvufî hayat tarzını sûfîler fikirleri ve manevî tecrübeleriyle geliştirip sistemlestirmişlerdir. Nitekim Kur'an-ı Ke-rim'de ; "Andolsun ki. Rasulûllah'da sizin İçin, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır."(5) buyurulmaktadır. Bu ayette. Hz. Peygamber'in Allah'ın hoşnutluğunu ka-zandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için mükemmel ve canlı bir örnek, en büyük fazilet numunesi olduğu anlatılmaktadır. O'nun hedefinin insanlığa amelî kaideler öğretmek ve bu kaideleri kendi yaşayısıyla izah ve tarif etmek olduğu anlaşılmış olmaktadır. Binaenaleyh, O'nun hayatı ve sîreti incelenirken bu nokta asla gözden uzak tutulmamalıdır. Tarikatlar; savaş, kıtlık, bulaşıcı hastalıklar ve buna benzer çeşitli nedenlerle bunalan insanların; daha çok Allah'a yönelme ihtiyacı duymuş olmalarından ve İslâm'ın zühd ve takva anlayışını dah;ı ileri götürmek istemelerinden doğmuştur. Savaş, katliam, zulüm ve bunların tabiî sonucu olan kıtlık, bulaşıcı hastalık, riya, menfaatperestlik, dalkavukluk, maddeye ve dünyaya karşı ihtiras derecesine varan aşın düşkünlükten nefret eden insanlar, bilgili ve erdemli saydıkları dinî önderler etrafında toplanmışlardır. Onların rehberliğinde daha çok dinî bilgi öğrenme ve İbadet etme yolunu tutmuşlardır. Böylece her şeyhin etrafında kümelenen insanlar, birer tarikat oluşturmuşlardır. İlk önceleri iyi niyetle kurulan, ferdî ve içtimai sahada önemli görevler ifa eden tarikatların bazıları; cahil ve menfaatperest "şeyh" ve "tarikatçı" unvanıyla ortaya çıkan bazı kötü niyetli kişilerin elinde dünyaya kapalı, bid'at ve hurafelerle dolu, zararlı ve bölücü unsurlar haline getirilmişlerdir. Bugün müslümanlann körü körüne mezhep, tarikat tartışmalarına girişmeleri ve gelişigüzel birbirlerini itham etmelerinin altında yalan neden de; bu gibi sahte şeyh ve müridlerin İslâm'ın özünü, tarikat ve mezheplerin olucum esprisini, gaye ve maksadını bilmemelerinden, onları şahsî ve dünyevî menfaatlerine alet etme-lerindendir. İnsanoğlu düşünen bir varlıktır. İnsan var olduğu müddetçe fikirler sınırlandırılamaz ve düşünceler dondurulamaz. Bu nedenle Cenâb-ı Hak; Müslümanları sürekli olarak Kur'an-ı Kerim ve Hz. Peygamber'in sünneti üzerine eğilmeye ve kainatın sırları üzerinde düşünmeye çağırmaktadır. Bizzat Yüce Allah tefekküre davet ettiğine göre, düşüncede ayrılığın olması, insanın fıtratının tabiî bir sonucudur. Zaten insanoğlu yaratıldığından beri fikir ve düşünce ayrılıkları daima olmuştur ve olacaktır. İslâm insanları tekdüze bir kalıp içerisine sokmayı öngörmemiş, sürekli düşünmeyi ve araştırmayı tavsiye etmiştir. Tefekkürün tabiî sonucu olarak zuhur eden İslâmî mezhep ve tarikatları eyleme dönüşmeyen fikir farklılıklarını bu çerçevede değerlendirmek lazımdır. Ve onları İslâm düşüncesi ve kültürünün birer zenginliği, dinimizin fikir hürriyetine verdiği önemin delilleri olarak kabul etmek gerekir. Düşünce ayrılığı; İslâm'ın temel akidelerini inkâr noktasında değilse; siyasî, içtimaî ve amelî konulardaki ihtilaflar ve Kur'an'a dayalı açıklama ve yorumlardaki farklılıklar yüzünden insanların tekfir edilmesi, horlanması, dışlanması, yadırganması; İslâm'ın ruhuna uygun değildir. Bu, İslâm'ın hürriyetçi anlıyışıyla bağdaştırıla-maz. Bütün tarikat ve mezhep mensuplarının üstkimliği "müslümanlık"tır. Öyleyse farklı düşünce ve ekollerde yer alan Müslümanların; kendileri dışındaki Müslümanlara bakış ve davranışları bu ölçülerde olmalıdır. Bütün mü'minler mezhep ve tarikat taassubundan uzak bir şekilde birbirlerine İslâm kardeşliği espirisiyle yaklaşmalıdırlar. Teferruata ait farklılıklar kin, düşmanlık ve tefrika nedeni olmamalıdır. (6)www.diyanet.gov.tr/alıntı |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
